Osmanlı Bizans’ı gölgelemedi

İstanbul’da ‘siluet’ tartışmaları bir alevlenir bir küllenir… Ancak, tarihi yarımadanın varlığını tehdit eden yapılaşmaya daha ne kadar karşı koyabileceği sorusu hâlâ cevabını bulmuş değil. Mimarlık tarihçisi Doğan Kuban, ‘Osmanlı, Bizans’ı gölgelemedi’ diyor anlayana!

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği zaman, Bizanslılara dini ve kültürel serbestlik tanıdığı kadar, şehrin mimari dokusuna da ilişmedi. Ne var ki günümüz İstanbul’u, uzun yıllardır bu ‘şehircilik mirası’na sahip çıkmakta zorlanıyor. Bunun nedeni en çok da şehrin asırlardan bu yana tarihi dokusunun nasıl şekillendiğine dair bilgisizliğimiz. Dünyaca ünlü mimarlık tarihçisi Prof. Doğan Kuban’ın YEM Yayınları’dan çıkan “Osmanlı’nın İstanbul’u / Ottoman’s Istanbul” adlı rehber kitabı tam da bu konuda şehrin kimliğinin hangi eserlerle nasıl şekillendiğine dair önemli ipuçları barındırıyor.

Fetih’ten Cumhuriyet’e kadar geçen süreçte Osmanlı’nın son başkenti İstanbul’da yapılan camilerden saraylara, hamamlardan çeşmelere, farklı tipoloji ve ölçekteki 112 eser üzerinden Osmanlı mimari mirasını özetleyen Kuban, geçmişi yok etmeden yeniyi inşa’nın nasıl mümkün olabileceğini ortaya koyuyor. İstanbul’un, ilk yerleşenlerden günümüze kadar tarihi fizyonomisini koruduğuna dikkat çeken Kuban, bu sürekliliğin Osmanlı çağında da devam ettiğini ve geliştirildiğini şöyle ifade ediyor:

“İstanbul denizin yarattığı bir kenttir. 2700 yıldır buraya yerleşen Pagan, Hıristiyan ve Müslüman toplumlar, topografyanın verilerine uyarak, kendilerinden önce oluşan yerleşme mekânlarını ve yapıları bir ölçüde korumuşlardır. Böylece kentin tarihi fizyonomisinde belirli bir süreklilik yaratılmıştır.

Kentleşme şehri yutmadan

Megaralı kolonistler Bizantion’u, sonradan Osmanlı imparatorluk sarayının yerleşeceği Sarayburnu’nda, yamaçlar üzerinde, denizle sarılı olarak kurmuşlardı. Konstantinopolis’in bu kentsel kurgusu Osmanlı çağında da devam etmiştir. Haliç iç liman olarak kalmış, kentin surları ve kapıları aynen korunmuş ve tamir edilmiştir. Batı surlarında Yedikule bir kale olarak inşa edilmiş, kentin Ayasofya önünden Yedikule’ye giden ana yolu ile Beyazıt’tan Edirnekapı’ya giden yol korunmuştur. Çarşı bölgesi aynı yerde limana bağlı olarak kalmış, forumlarda büyük anıtsal camiler yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmed külliyesini ve mezarını Konstantin’in mezarının ve Havariyyun Kilisesi’nin yerine inşa ettirmiş, kiliseler camiye çevrilmiştir. Fatih’in bu tutumu simgesel bir anlam taşır. Çünkü kendisi, Peygamberin ünlü bir hadisini yerine getirmiş ve dünyanın en ünlü Hıristiyan kentinin yerine geçecek bir İslam kentinin kurucusu olmuştur. Bütün bunların sonunda Osmanlı Devleti’nin ve hanedanının en önemli simgesi olan İstanbul, İmparatorluğun gücüne ve görkemine oranla kentsel ve mimari açıdan (dini yapılar dışında) alçakgönüllü ancak büyülü bir görüntüye sahip olmuştur. Bu durum, dünyada kentsel kuruluş tarihi MÖ 700’e uzanan tek başkent olan İstanbul’un sahip olduğu farklı kültür dünyasının ifadesidir.” Böyle bir bakış açısının ürünü olan Osmanlı’nın İstanbul’u okuyucuları, İstanbul’daki bir yandan gurur veren fakat öte yandan varlığı her geçen gün hızlı kentleşme içinde kaybolan Osmanlı mimari mirasını tanımaya ve anlamaya, keşfetmeye davet ediyor.

Bu habere ekleyebileceğiniz bir görüşünüz var mı? İsterseniz, yorumlar kısmına ekleyebilirsiniz.

Yorumlar