‘Sivas’ın ateşi yüreğimizde halen yanıyor’

Madımak Hâla Yanıyor

Sivas’ın Işığı Sönmeyecek!

Otuzyedi can
Otuzyedi gül çatlamış susuzluktan Sivas’ın içinde
Döne döne semaha dönenler tutuştu önce
Sonra türküler
Sonra da şiir çığlıksız düştü türkülerin yanıbaşına…

Temmuz’da yakar kavurur toprağı güneş. Bir damla suya hasret kalır toprak. Kıyıya vurmuş bir balık gibi, dağ başında kurumuş bir ağaç gibi olur. Hasret kalır bir damla suya.

Günler, belki haftalar, aylar sonra bir damla düşer toprağa. Mevsim değişir, soluklanır toprak; söner yangını toprağın, ama temmuzlarda yanan ateş sönmez yıllardır yüreklerde.

Ateş düşmüştü temmuza, yanıyordu alev alev. Bulutlara vardı ateş, bulutlar yandı. Güneş alevlerin içinde kaldı. İçin için yanıyordu güneş… için için.. Acı bir türkünün nağmeleri karıştı güneşin fırtınalarına; “Gün tutuşur canım, gece tutuşur…”
Gün tutuştu.

Ölüm hüzünlü bir türkünün ezgisiydi Madımak’ta… Merdivenleri, odaları dolanıyordu sinsice… Kırılan camların sesi kör bir bıçak gibi kesti türküyü: Höykürdü softalar: “kafirler… iblisler!”… “Bu ses” dedi Asım Bezirci, “bu sesi daha önceden de duymuştum…” 33 insan, Bezirci’ye döndüler yüzlerini, o anlattı: “Sivas’taydık yine, Pir Sultan‘ı sürüklüyordu Hızır’ın askerleri. Çifte Minare’nin önünde taşladılar onu. Ben küçük bir çocuktum, ağlıyordum, bir softanın sesi kesti hıçkırıklarımı… Bu sesti işte…” Merdivenin başına oturdu Nesimi, “bu” dedi yavaşça, sonra sesini yükseltti, “bu benim ikinci ölmem!” Baktı yakanlara, Yezid’i gördü elindeki taşla. Hızır Paşa’ydı yanındaki, Şehzade Mehmet’in beyleri, kadıları, kazaskerleri ve birden görüntüler karıştı, Türkeşler’in, Demireller’in, Erbakanlar’ın, apoletlilerin siluetleri karıştı onların görüntüsüne… hepsi oradaydılar…

Ateş harlandı. Ateşe döndü Hasret, Pir Sultan‘ı gördü alevlerin içinde, eğildi Akarsu, Pir‘in elinden bir avuç ateş içti… Ateşin içinde Kırklar Cemi’ndeydiler, gökte turna sürüsü, Madımak’ta canlar, döne döne semaha durdular… Dönün turnalar dönün… Şah aşkına, Pir aşkına, halk aşkına… Tutuştu gece, söz tutuştu saz tutuştu… Yangınlara düştü kalem, türküler yakıldı yürekte…

İrkildi bir adam temmuz sıcağında, üşüdü yüreği, buza kesti her yanı. Bir kapı açıldı ağır ağır… Soğuk vurdu adamın yüzüne, kapının öbür yanındaki soğuk… Sürgüler çekildi, açtılar kefeni, güle yel değdi birden, Hasret‘in cemalini gördü adam, Pir‘i gördü, Börklüce‘yi… Mahir‘in cemali belirdi hemen yanlarında… ve yangınlar içinde 33 canın cemali geldi gözlerinin önüne. Kerbala, Maraş, Madımak hangisi neredeydi? “Bizimkiler bunlar” dedi, “bizimkiler”… Turnaların gözünden iki damla yaş aktı gülün toprağına…

Elini uzattı Hasret‘e Prometheus, avucu yanıyordu hala, tuttu Hasret’in elini, ateş daha da büyüdü. Ateşler içindeki hücresine kondu Kerbela’da figan eden kuşlar… Pir Sultan, avucundaki gülü uzattı Hasret‘e. Cana ten değdi, Hasret’in teniydi, sazı yanıyordu elinde, ateşin içine çöktü, bağdaş kurdu, sazını döşüne dayadı; “çeke çeke ben bu dertten ölürüm…” deyi vurdu sazının teline. Semaha durdu Hasret “aşk ilen”…

Ah yüreğim ah! ateşin kavurur içimi… Yanar etim, yanar canlarım. Bu ahım kalmaz mahşere. Yüreğimi yakan da yanar… Bu ateş yakar kavurur her yanı… aydınlığın ateşi bu, yakar karanlığı… Madımak‘ta Hasret‘in ateşi.. /halkizbizcom

Bu habere ekleyebileceğiniz bir görüşünüz var mı? İsterseniz, yorumlar kısmına ekleyebilirsiniz.

Yorumlar